30 01 2012
Türkiye iş ilanları, Türkiye bölgesinde iş arama: http://jooble-tr.com/
12 12 2011
ARZU EDİLEN ASKERLİK
1996 yılında Şırnak Silopi’de Yedek Subay Teğmen rütbesiyle vatani görevimi ifa etmekteyken çok farklı kimliklere sahip askerlerim olmuştu. Güney doğu için çok elverişli fiziksel ve ruhsal yapıya sahip askerlerimizin varlığının yanı sıra, tamamen çocuksu özellikler taşımakta olan askerlerimiz de mevcuttu. Nöbet tutarken korkan ya da operasyon bölgesine gitmemek için gözyaşı dökerek yalvaran askerlerden tutun da memleketine izne giderken geri dönüp kaldığı yerden devam edeceğini hesap edemeyerek gitmeden önce botlarını çöpe atan askerimiz bile mevcuttu. Bu askerlerle uğraştıkça, asker dağıtımı esnasında güney doğuya böyle askerlerin nasıl gönderilebildiğini düşünürdüm.
Aslında bu konuya daha genel olarak bakılırsa teskereci askerlerin en az yarısının, karakterleri ve uygun pozisyonda görevlendirilmemiş olmaları sebepleriyle askerlik hizmetinde verimli olamadıkları anlaşılır. Geri kalan kısmı ise gerekli askeri eğitimleri alıp tam verimli olacakları pozisyona gelince askerlik süreleri dolduğundan terhis olmaktadırlar. Yani ordu içerisindeki asker sayısının çok olması, ordunun bu sayıyla orantılı olarak verimli olduğu anlamına gelmemektedir. Ayrıca teskereci askerlerin, sosyal ve lojistik ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapılan maddi ve manevi harcamalar da konunun dikkate alınması gereken çok önemli bir başka boyutudur.
Askerliğin, sadece askerlik süresince değil, askerlik sonrası sosyal hayat içerisinde, kişileri fiziksel olarak daha güçlü, psikolojik olarak da daha olgun ve sabırlı kıldığı klasik yorumunu dikkate alırsak, bu düşüncenin eski dönemler için doğru olsa da günümüzde geçerliliğini büyük ölçüde kaybettiğini söyleyebiliriz. Çünkü günümüzün gençleri aldıkları eğitimle ve yaptıkları sportif faaliyetlerle zaten olması gereken olgunluğa ve güce ulaşmaktadırlar. Onlarca yıl önce okul öğrencileri arasında bir tek sınıf farkının var olması bile anlaşmazlık ve kavgalara yol açmaktayken, günümüzde ilköğretim birinci sınıf öğrencileriyle lise son sınıf öğrencilerinin dahi rahatlıkla arkadaşlık yapabildiklerini görmekteyiz. Sadece bu örnek bile gençliğin, zaman içerisinde olgunlaşma konusunda kat ettiği aşamanın büyüklüğünü, takdir edilecek ölçüde gözler önüne sermektedir.
Okullarından mezun olmuş ve tam hayata atılacak ya da atılmış olan gençlerin, sosyal hayatlarını düzene koymaları aşamasında askerliğin çoğu yönden bir engel olarak karşılarına çıkmakta olduğunu da dikkate alırsak, askerlikle ilgili düşüncelerimizi kısaca şöyle ifade etmemiz gerekir:
Ülkemizde güvenlikle ilgili iki kurum, emniyet ve ordudur. Ordudaki sistem de emniyet tarzına dönüştürülmeli, mecburi teskereci askerlik tamamen kaldırılmalı, istekli ve elverişli olan gençlerden oluşmuş profesyonel ve maaşlı askerlik sistemi uygulamaya konmalıdır. Tek tip askerlik ve benzeri modeller düşünülmemelidir. Profesyonel askerliğe geçişle birlikte, bir daha hiçbir zaman gündeme alınmamak üzere bedelli ve dövizli askerlik uygulamalarına da son verilmelidir. Para, hiçbir zaman hayattaki en hakiki mürşit olan ilmin önüne geçememelidir. Birileri para karşılığında vatani görevinden muaf olurken, birileri doçent, profesör unvanına sahip olsa bile askerlik yapmaya mecbur edilmemelidir. Mizahi maksatlı söylenmiş olsa bile “Her fakir asker doğar” ifadesinin haklılık payı içermesine müsaade edilmemelidir.
26 05 2011
KADERİN DEĞİŞKENLİĞİ
Bazı konular vardır ki onlar hakkında geçmişten günümüze kadar sayısız eserler ortaya konmuştur. Bu durum bizi, söz konusu konuları tekrar ele almaya gerek olmadığı mantığına götürür. Ancak bu genellemeye rağmen yine de zaman zaman bazı konuların belli kriterlerini tekrar ele almaya ihtiyaç duyabilmekteyiz.
Bu konulardan birisi de Kader inancıdır. Kader konusunda sayısız kitap, makale, video, slayt gibi çalışmalar bulabilmekte; son derece akıcı ve güzel hazırlanmış eserler görebilmekteyiz. Bu sebeple maksadımız kader konusunu yeniden ele almak değildir. Ancak “Kader değişir mi?” gibi bir soru karşısında, kaderin ele alınmış olduğu çalışmaların verebildikleri cevaplar hala daha yetersiz gibi görülmekte olduğundan, sadece bu soru üzerine bazı fikirler beyan etmek gerekli ve faydalı olacaktır.
Kader üzerine hazırlanmış eserlerde, “Kader değişir mi?” sorusuna, birbirinden farklı fikirlerle yaklaşılmış, bu durum ise inanç asçısından çok kritik bir pozisyonu olan bu soru karşısında kafaların daha da fazla karışmasına sebebiyet vermiştir. Kaderin değişkenliği hususunu bu şekilde anlaşılmaz kılan, esasında kaderin tanımının, kader hakkında hazırlanan çalışmalar içerisinde net bir şekilde ortaya konmamış olmasıdır. Bu durum ise sorunun çözümüne, kaderin tanımıyla başlamayı gerekli kılar.
Kaderi iki farklı şekilde tanımlamak mümkündür: Birincisi şudur ki; Kader, gelecekte yaşanacak olaylar dizisidir. İkinci tanımı ise; Kader, gelecekte yaşanacak olayların daha önceden yaratıcı tarafından bilinmesidir.
Bu iki tanım birbirinden tamamen farklıdır. Birinde yaşanacak olaylar zincirine kader denilirken, diğerinde ise yaşanacak olayların bilinmesine kader denilmiştir. Kader için her iki tanım da doğrudur. Ancak kaderle ilgili değerlendirmeler yapılırken, hangi tanımın dikkate alındığı mutlaka ortaya konmalı ve tüm fikirler bu tanım üzerine inşa edilmelidir. Aksi halde fikir vermeye çalışan kişi bir tanım noktasında bulunurken fikir almaya çalışan ise diğer tanım noktasında bulunursa, kaderi anlamak amacıyla yapılan gayretler boşa gitmekle kalmayıp kafaların da gereksiz yere karışmasına sebep olur.
Kaderin tanımını iki farklı şekilde ve net olarak ortaya koyduktan sonra, kaderin değişkenliği sorusuna, tanımlara göre cevap vermek artık kolay hale gelmiştir. Birinci tanıma göre kader mutlaka değişirken, ikinci tanıma göre ise kader asla ve asla değişmez. Birazcık açacak olursak, eğer gelecekte yaşanacak olaylar zincirine kader diyorsak, gelecekte yaşayacaklarımızı zaten biz belirlemekteyiz. Bu noktada yaratıcımız sadece onay makamındadır. Eğer gelecekte yaşanacak olayların daha önceden yaratıcı tarafından biliniyor olması durumuna kader diyorsak, bu durumda kader asla değişmez; çünkü yaratıcımız, kendine has sıfatı ile geçmişteki olayların yanı sıra gelecekteki olayları da aynen bilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken, yaratıcının gelecekteki olayları sadece bilmesi, yani onlara müdahale ediyor olmamasıdır. Kulun yaşayacağı olayı yaratıcı bildiği için kul o olayı yaşamaz; kul o olayı yaşayacağı için yaratıcı bunu bilir. Benzetme yaparak örnek verecek olursak; gündüz öğle vakti biliriz ki birkaç saat sonra gece olacaktır. Biz gece vaktinin geleceğini bildiğimiz için gece olmaz, gece vakti geleceği için biz bunu biliriz. Başka bir örnek verecek olursak, astronomi uzmanları aylar hatta yıllar sonrası için bir tarih vererek o tarihte güneş tutulması yaşanacağını söylemiş olsalar, uzmanlar o tarihi söylediler diye güneş o tarihte tutulmaz; tam tersine güneş o tarihte tutulacağı için uzmanlar bunu söylemiş olur. Benzeri şekilde pek çok örnek verilebilir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki kaderin değişip değişmeyeceği hususu, neye kader dediğimize bağlıdır. Kaderin tanımı ile değişkenliği hususlarını beraberce doğru olarak gruplandırdıktan sonra, bu konuda artık zihinlerde soru işareti kalmayacaktır.
Kader konusunda, kadercilik yanlışından uzak, bulanık olmayan, doğru mantığa sahip olabilmemiz dileğiyle…
11 02 2011
DÜNYANIN TEK SORUNU
Sosyal yaşantımız içerisinde her zaman, her konuda ve her ortamda bir şeyleri tartışıp durmaktayız. Hayatta o kadar çok sorun var ki doğal olarak sorunlara yönelik tartışmalarımız da tartışma grupları içerisinde en büyük oranı oluşturmaktadır. Bir kısım tartışmalarımız yayılarak medyaya, köşe yazılarına, TV-Radyo programlarına kadar uzanmakta.
Sorunlara yönelik tartışmaların had safhaya ulaşan yoğunluğuna rağmen, dikkatle incelenirse çoğu tartışmada sorunun köküne ulaşılamamakta, sadece kıyısından, köşesinden geçilebilmektedir. Böyle olunca da sorunların köklü çözümüne yönelik bir düşünce ya da icraat da ortaya konamamaktadır.
Konu ne olursa olsun, sorunlara yönelik tüm tartışmalarımızda eğer sorunun köküne inebilmiş olsaydık, aslında tüm dünyada yalnız ve yalnız bir tek sorun olduğunu, tüm sorunların ortaya çıkmasına da sadece bu sorunun sebep olduğunu çok açık ve net bir şekilde görebilirdik. Bütün sorunların anası olan dünyanın bu tek sorununun ne olduğuna geçmeden önce kıssadan hisse maksatlı olarak anlatılan şu hikâyeye kulak verelim:
Çok eski yıllarda krallıkla idare edilen bir ülke varmış. Ama bu ülkede hukuk ve hâkimler de varmış.
Törelere göre, bir vatandaş öldüğünde, şehir merkezindeki dev çan bir defa çalınırmış. Uzun uzun da yankılanırmış.
Eşraftan birisi ölürse çan iki defa, büyük bir devlet adamı ölürse üç defa çalınırmış.
Ya kral? O öldüğünde, çan dört defa çalınırmış.
Gel zaman git zaman... Şehirde bir olay olmuş, iş mahkemeye intikal etmiş...
Davanın sanığı olarak mahkeme huzuruna çıkarılan kişinin masumiyetini ise bütün vatandaşlar bilmekteymiş.
Bir formalite olarak görülmesi gereken ve beraat kararı beklenen davadan sürpriz bir karar çıkmış ve sanık para cezasına mahkûm olmuş...
Hâkim dava sonunda sanığa bir diyeceği olup olmadığını sormuş. Sanık ise olumsuz yanıt vermiş.
Mahkeme bitmiş, dinleyiciler dağılmış. Ancak, hepsinin kafasında derin bir kaygı oluşmuş.
Kısa bir süre sonra çanın sesi duyulmuş. Herkes birbirine bakmış; acaba kim öldü diye düşünmüşler.
Çan bir kez daha çalmış. Bu durumda eşraftan kimin öldüğünü soruşturmaya başlamışlar.
Tüm kent çan sesi ile bir kez daha sarsılmış. Herkes büyük bir devlet adamının öldüğünü sanmış. Acaba kim diye tahmin yürütürlerken çan bir kez daha çalarak yeri, göğü inletmiş.
Kent halkı inlemiş: "Eyvah!.. Kralımız öldü!.."
Ancak, hiç alışıldık olmayan bir şekilde çan beşinci ve son kez çalmış. Bir müddet sonra mutlak bir sessizlik kent meydanına egemen olmuş. Herkes bu beşinci çanın ne anlama geldiğini öğrenmek için çan kulesine koşmuş.
Bir de bakmışlar ki çanı, haksız yere mahkûm edilen adam çalmaktaymış. Kendisine heyecanla bu beşinci çanın ne anlama geldiğini sormuşlar.
"Acaba kraldan daha önemli biri mi öldü?" demişler.
Yanıt şaşırtıcı olduğu kadar derin bir anlam da içermekteymiş:
"Evet! Adalet öldü!.."
Hikâyede de vurgulandığı gibi adaletin ölmesi, gerek bir ülke, gerekse tüm dünya için devlet adamından da, devlet başkanından da, her şeyden de çok daha önemli bir sorundur. Tüm dünya için bütün sorunların anası olan tek sorundur adaletin ortadan kalkması.
Dikkatlice düşünülürse açıkça anlaşılır ki adaletin varlığı her türlü sorunu ortadan kaldırırken, adaletin yokluğu da her türlü sorunun ortaya çıkmasına sebep olur. Bunun içindir ki tüm ilahi kanunlarda her şeyden daha önce adalet emredilmiştir. Bunun içindir ki adalet mülkün, devletin, hâkimiyetin, saltanatın temeli olmuştur. Bunun içindir ki oluşan her devlet, toplum, camia, millet ve benzerleri, adaletle görevlendirilen kişi ve kuruluşlarının tamamen bağımsız kılınması fikri ve gayreti içerisinde olmuşlardır. Bunun içindir ki kul hakkını yaradan dahi affetmemektedir. Bunun içindir ki mahkeme-i kübrada en önemli konu adalet olacaktır. Hangi tip sorun olursa olsun, çözümünün adaletten geçecek olması, şüphe duyulamayacak çok açık bir gerçektir.
Bu aşamada adalet ile eşitlik arasındaki farkı da kısaca anımsamakta fayda vardır. Kişi bazında düşünülürse, eşitlik herkes için aynı şartların ortaya konulması iken, adalet ise kişinin hak ettiği şartlara maruz bırakılmasıdır. Basitçe bir örnek verilecek olursa kadın ve erkeğe aynı fiziksel gücü gerektirecek işlerin yaptırılması eşitliktir ancak adalet değildir. Kadına ve erkeğe kendi fiziksel güçleriyle orantılı işlerin yaptırılması ise adalettir ancak eşitlik değildir. Başka bir örnek verecek olursak bir kavgada güçsüzün yanında bulunmak eşitliği sağlamaya çalışmak olabilir; ancak adalet güçsüzün yanında güçlünün karşısında olmak değil, haklının yanında haksızın karşısında olmaktır.
Sağlanmaya çalışılan daima adalet olmalı, eşitliğin sağlanıp sağlanmadığı dikkate alınmamalıdır. Çünkü çoğu zaman eşitliğin sağlanması, adaletin zedelenmesine sebep olmaktadır.
Dünyadaki tüm sorunların çözümünün sihirli formülü olan adaletin sağlanması, çoğumuzun yaptığı gibi karşımızdaki insanı düzeltmeye çalışarak gerçekleştirilemeyecektir. Sihirli formülün gerçekleşebilmesi, aynaya bakarak kendimizi düzeltebilmemizle mümkün olabilir. Adaletin tecelli etmesi adına, herkesin kendine düşeni yapabilme gayreti içerisinde olabilmesi dileklerimizle…
Gönderen
Ahmet ADANUR
zaman:
11:21
0
yorum
Etiketler: DÜNYANIN TEK SORUNU Sosyal yaşantımız içerisinde her zaman, her konuda ve her ortamda bir şeyleri tartışıp durmaktayız.
04 01 2011
KORKUYORUM !
Korkuyorum; doğdum, yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; yaşlanmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; her an kötü bir haber almaktan korkuyorum.
Korkuyorum; her an kötü bir olay yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; yanlış ifadeler kullanmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; düzeltilmesi zor ya da imkânsız potlar kırmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; birilerinin kalbini kırmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; çevreme zararlı olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; suçlanmaktan, parmakla gösterilmekten korkuyorum.
Korkuyorum; herkes tarafından terk edilmekten korkuyorum.
Korkuyorum; Hakk’a layık olamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; halka layık ve faydalı olamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; bana güvenenleri hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; kötü örnek olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; duyularımın zamanla zayıflamasından korkuyorum.
Korkuyorum; azalarımı kaybetmekten korkuyorum.
Korkuyorum; kalıcı sakatlıklardan korkuyorum.
Korkuyorum; yapayalnız, biçare kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; asıl yalnızlık olan Rab’den uzak kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; asi olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; ani asabiyet yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; aklımı kaybetmekten korkuyorum.
Korkuyorum; aşırı unutmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; pişman olacak işler yapmaktan ve pişman olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; birilerinden saklanmak zorunda kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; geçim kaynaklarımızın kurumasından korkuyorum.
Korkuyorum; aç kalmaktan, susuz kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; enayi yerine konmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; atılıp itilmekten, satılmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; yaralanmaktan, öldürülmekten korkuyorum.
Korkuyorum; nefsime yenik düşmekten korkuyorum.
Korkuyorum; suda boğulmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; nefessiz kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; Yaradan’a, kendime, aileme ve büyüklerime karşı görevlerimi ifa edememekten korkuyorum.
Korkuyorum; Yaradan’ın rızasını kazanamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; birkaç kişi bile olsa birilerinin gönlünde yer alamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; başarılı olamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; namerde muhtaç olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; depremden, selden, afetlerden korkuyorum.
Korkuyorum; sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum.
Korkuyorum; hayal kurma yeteneğimin kaybolmasından korkuyorum.
Korkuyorum; uyuyup uyanamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; kabus görmekten korkuyorum.
Korkuyorum; geçmiş zamanı özlemekten korkuyorum.
Korkuyorum; bir şeylerin hayatımda bağımlılık oluşturmasından korkuyorum.
Korkuyorum; acıdıklarımın konumuna, hatta daha kötü konumlara düşerek acınacak hale gelmekten korkuyorum.
Korkuyorum; Yaratıcıya olması gerektiği şekilde dua edememekten korkuyorum.
Korkuyorum; yüksekten korkuyorum.
Korkuyorum; ulu dağlar başında yalnız kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; kurda, kuşa yem olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; zindandan, kuyudan, hücreden korkuyorum.
Korkuyorum; yılandan, böcekten korkuyorum.
Korkuyorum; geceden, karanlıktan korkuyorum.
Korkuyorum; yarın onun gibi olacağımı bildiğim halde ölüden korkuyorum.
Korkuyorum; yarın oraya gireceğimi bildiğim halde mezarlıktan korkuyorum.
Korkuyorum; girdaptan ve çıkan sesten korkuyorum.
Korkuyorum; kaza, bela yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; sevdiklerimin kaza geçirmesinden korkuyorum.
Korkuyorum; Hakk’a hasret kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; sevdiklerime hasret kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; sevememekten korkuyorum.
Korkuyorum; sevip sevilmemekten korkuyorum.
Korkuyorum; sevinememekten, üzülmekten korkuyorum.
Korkuyorum; sevindirememekten, üzmekten korkuyorum.
Korkuyorum; ölmekten korkuyorum.
Korkuyorum; her an kıyametin kopmasından korkuyorum.
Korkuyorum; korkmaktan korkuyorum!
27 10 2010
EDEB YÂ HÛ!
Güzel ahlak, saygı, terbiye, hayâ, nezaket ya da daha geniş tarifiyle ruhun dine riayet eder yönde olması anlamlarına gelen Edeb, İslam’ın ve İslam Peygamberinin gönderilme gayesini teşkil eder. Resulullah (SAV) bir hadisinde “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmaktadır.
Bir hadislerinde “Beni Rabbim edeblendirdi, ne güzel terbiye etti” buyuran Peygamber Efendimiz (SAV), müeddibinin Allah (CC) olması sebebiyle edebin zirve noktasındadır. Bu durum Yüce Allah (CC) tarafından Kur’an-ı Kerim’de de “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır. (Ahzab–21)” şeklinde ifade edilmektedir. Hz. Aişe (RA) validemize “Resulullah (SAV)’in ahlakı nasıldı” diye sorulduğunda “Siz Kur’an okumuyor musunuz, O’nun ahlakı Kur’an’dı” buyurmuşlardır.
Yüce İslam’ın ilk emri ilim öğrenmek olmasına rağmen, gönderilmesindeki gayenin “Ahlakı tamamlamak” olması, edebi ilimden önce gerekli kılar. Bu husus Yunus Emre’nin,
“İlim meclislerinde aradım, kıldım talep,
İlim geride kaldı, illa edeb, illa edeb.”
dizelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Yani edeb, ilimden de önce, manevi olgunluğun ilk şartını oluşturmaktadır. Yirmi sene boyunca İmam Malik Hazretleri’nin yanında bulunan Abdurrahman bin Kasım’ın, “Bu sürenin 18 senesini edeb, iki senesini de ilim öğrenmekle geçirdim; keşke hepsini Edeb öğrenmekle geçirseydim” sözleri çok düşündürücüdür. Anonim bir beyitte ise,
“Edeb; ehl-i ilimden hâli olmaz,
Edebsiz ilim okuyan, âlim olmaz.”
buyrulmakla, ilim inşası için edeb zeminine ihtiyaç bulunduğu anlaşılır.
Hadis-i Şerif’te “Hiç bir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş olamaz” buyrulması ve yine başka bir hadiste “Utanmadıktan sonra dilediğini yap” buyruluyor olması maddi-manevi tüm değerler içerisinde en değerli olan ve her şeyden önce gelenin, ahlak yani edeb olduğunu gösterir. Tâbiînden Abdülmelik b. Ebû Süleyman (R.A.), bir gün meclisinde bulunanlara “Hiçbir güç sahibinin zorla elinizden alamayacağı şeyi kazanmaya çalışınız” demiş, “O nedir?” diye sorduklarında ise “Edep” cevabını vermişlerdir.
Edeb adeta ruhun örtüsü gibidir. Bir anonim beyitte,
“Edebtir kişinin daim libası,
Edebsiz insan üryana benzer”
buyrulurken bir başka beyitte ise,
“Edeb bir tâc imiş nûr-î Hûda’ dan,
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan”
denilmekle edebin manevi koruyuculuk yönüne işaret edilmektedir.
Edebin temel kaynağı olan Allah (CC) kelâmı Kur’an-ı Kerim, beyan ettiği esasların yanı sıra, “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz, anlamaz mısınız?” gibi ifadelerle de onu okuyanı tefekkür âlemine sevk etmektedir. Çünkü tefekkür âlemi, edebin inceliklerini kazandırmasının yanı sıra, insanın diğer canlılardan üstün olan düşünebilme melekesini de ortaya koyar. Hadis-i Şerif’te, manevi âlemle ilgili bir saat düşünmenin 70 yıl nafile ibadetten hayırlı olduğunun bildiriliyor olması, düşünmenin ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Düşünmenin kıymetli olması, düşünenin de kıymetli olmasını sağlar. Bu itibarla tefekkür âleminde önemli derecelere ulaşmış olan Hz. Mevlâna gibi mânevi fikir adamlarına da “Düşünür” ünvanı verilmiş ve bu değerli şahsiyetler toplumların manevi önderleri olarak kabul ve değer görmüşlerdir.
Bilhassa geçmişteki insanlar, ince düşünceleri sonucunda çok edebli söz ve davranışlar ortaya koyabilmişlerdir. Küfürlü ifadeler yerine dua ya da teselli içeren ifadeler kullanmak, kapıdan çıkarken arkasını dönmeyip geri geri çıkmak, gezerken yere yumuşak basıp ses çıkarmamaya çalışmak, söz kesmemek, sofrada önünden yemek, fısıltıyla ya da gizli konuşmalar yapmamak, büyük gelince ayağa kalkmak, misafire büyük hürmet göstermek, yiyeceğin kalitelisini ikram edip geri kalanla yetinmek, kimsenin karşısında yüz asmamak, kaba konuşmamak, yaradılanı yaradandan ötürü hoş görmek, kimseyi küçümsememek, kalp kırmamak, kapıdan yolcu edilen uzaklaşmadan kapıyı kapatmamak, kapı ve pencereleri çarpmadan yavaş ve saygılı bir şekilde kapatmak, çıkarılan elbise ve ayakkabıları düzenli bırakmak, konuşulan şahsın yüzüne bakmak, şahsî üzüntü ve sıkıntıları başkalarına yansıtmamak, başkalarının sahip olamadığı iyi durum ve nesnelerden onların yanında bahsetmemek, bir camia içerisinde daha huzurlu mekânları diğer kişilere tahsis etmek, hayvanlara şefkat ve merhamet ile davranmak, her türlü nesne ve gereçlere nazik davranmak, bitki ve çiçeklere canlılarmış gibi sevgi ve özenle davranmak, insanları üzecek şakalardan kaçınmak, yan yana geçilemeyecek yerlerde geçiş önceliğini yanındakine bırakmak, şahsen sahip olunan her türlü iyi imkân ve şartları en az bu ölçüde olmak üzere misafirlere de sağlamak gibi davranışlar bunlardan yalnızca bazılarıdır.
Ancak tüm bu ve benzeri edebli davranışlardan da önde ve üstte olan bir düşünce ve davranış vardır ki bu davranış edebin zirvesini teşkil eder. İşte bu düşünce ve davranış, Yüceler Yücesi, Sultanlar Sultanı, kâinatın tek sahibi ve hâkimi, ezelden ebede bâki kalacak tek varlık, hiçbir şeye benzemeyen ve muhtaç olmayan, her şeyi görüp duyan ve bilen, her şeye gücü yeten ve her an bir şeyler yaratmaya devam eden Yüce Allah’ın, her ama her an huzurunda bulunulmakta olduğunun bilincinde olarak tüm söz, düşünce ve davranışları buna göre gerçekleştirmektir. Diğer bir deyişle Yüce Allah (CC)’ı görürcesine ve mümkün olduğunca O’na layık hareket etmek, O’nun görmekte ve izlemekte olduğunu hiçbir zaman unutmamaktır. Edebin bu zirve noktası, “Allah(CC)’ın huzurunda edeb gerekir” anlamında “Edeb Yâ Hû” tabiriyle günümüze kadar ifade edile gelmiştir. Allah (CC)’ın mevcut durumu görmekte olduğu hatırlatılarak insanların edebe yönelmesini sağlamak maksadıyla “Edeb Yâ Hû” ifadesi çoğu yerde yazılı olarak da bulundurulmaktadır.
Büyük düşünür Hz. Mevlana, “Güzellik Mevlâ’nın lûtfudur, nurunun yansımasıdır; edeb ise kişinin gönül aynasıdır” der. Bu tarif gösterir ki, bir kişinin edebinin seviyesi, Yüce Allah (CC)’ın o kişi üzerindeki tecelliyatının derecesini gösterir. Resûlullah (SAV)’den sonra Evliyaullah’da görülen yüksek tecelliyat dereceleri, bu velilerden bir kısmını, Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi “En-el Hakk (Ben Allah’ım)” diyebilecek derecede manevi sarhoşluğa sürükleyebilmiştir.
Gönül aynalarımızın daima parlak olması ve Yüce Kur’an’ın doğrultusunda, Resûlullah (SAV)’in edebiyle edeblenebilmemiz temennilerimle…
05 10 2010
GÜNEŞ VE RÜZGÂR
Einstein tarafından ortaya konan E=mc2 formülü, kâinatta hayal dahi edilemeyecek büyüklükte bir enerjinin mevcut olduğunu gözler önüne sermektedir. Ancak teknolojik gelişmişliğiyle övünedurduğumuz çağımızda dahi bu enerjinin son derece az bir kısmını kullanabilmekteyiz. Hemen her konuda olduğu gibi enerji konusunda da taleplerin sınırsız, kullanılabilen kaynakların ise sınırlı olması, bizleri bu kaynakları verimli kullanmaya ya da diğer bir deyişle daha az kaynak ve enerjiyle daha çok iş yapabilmeye sevk etmektedir. Zaten tüm mühendislik alanlarının temelinde de bu mantık mevcuttur. Yani mühendislik sadece yeni teknolojik imkânlar tasarlamak değil, daha az enerjiyle daha fazla iş yapabilen ve enerjinin tümünü faydalanılacak işe dönüştürerek mümkün olan en yüksek verimle çalışabilen tasarımlar ortaya koyabilmektir. Daha az enerjiyle daha çok iş başarmaya çalışan tüm teknolojik ilimlerin ortak bir amacı da hiç şüphesiz, mevcut olmasına rağmen kullanılamayan enerji kaynaklarını kullanılabilir hale getirmektir ya da böyle olmalıdır.
Kâinatta mevcut olan enerjinin neredeyse tamamına yakın bir kısmının kullanılamıyor olmasının elbette ki çok geçerli sebepleri vardır. Bu sebeplerden bir kısmı; gök cisimlerinden dünyaya henüz enerji aktarılamaması, dünyadaki su kaynaklarının hızla azalması ve bu sebeple suyun daha çok hayatın idamesi için kullanılır hale gelmiş olması, yer altı kaynaklarını araştırma ve bu kaynaklara ulaşma imkânlarının hâlâ daha çok kısıtlı olması şeklinde sayılabilir.
Belirtilen bu engelleri aşabilmek tabi ki kolay değildir. Ancak kâinatta iki enerji çeşidi vardır ki bu enerji kaynaklarına ulaşabilmenin hiç ama hiçbir engeli yoktur. Hatta kâinatın kuruluşundan beri bu enerjiler insanların saçlarını okşamakta, gözlerinin nuru olmaktadır. Fakat maalesef teknoloji çağı diye de anılan günümüzde dahi bu güzide enerji kaynaklarına, yani Rüzgâr ve Güneş enerjisi kaynaklarına yeterince özen gösterilmemektedir. Söz konusu enerjiler, her gün tüm kâinata yayılmalarına ve bu kaynaklardan faydalanabilmenin teknik yöntemleri biliniyor olmasına rağmen, bu büyük enerjiler, yeterince değerlendirilememeleri sebebiyle, heba olup, zayi olup gitmekteler.
Rüzgâr enerjisi ve güneş ya da daha doğru bir ifadeyle ışık enerjisi kaynaklarına ulaşmanın, bir gayret gerektirmemesinin yanı sıra bu enerji kaynaklarının hiçbir atık madde sorunu ve çevreye zararlı etkisi de bulunmamaktadır. Işık ve rüzgâr enerjilerinin kullanılabilir hale gelmesi için gerekli olan tesislerin, zaman içerisinde tabiat şartları sebebiyle maruz kaldıkları yıpranmaların haricinde bir bakım gereksinimleri de kısa vadede neredeyse yok gibidir. Kurulacak uygun düzeneklerle bu iki enerji kaynağı beraberce de depolanabilmekte, böylelikle birbirlerini destekler tarzda çok daha tasarruflu ve verimli sonuçlar oluşturulabilmektedir. Rüzgâr ve ışık enerjilerinin, kurulan düzeneklerle ilk etapta elektrik enerjisine dönüştürülebilmesi, daha sonra gerekecek olan enerji dönüşümü işlemlerini daha da kolaylaştırmaktadır. Yakın zamana kadar, ancak hesap makinesi, oyuncak gibi cihazların enerjilerini karşılayabilen ışık enerjisi düzenekleri, son zamanlarda hayli geliştirilmiş ve artık geniş çaplı olarak tesis edilmeleri şartıyla yerleşim bölgelerinin enerji ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilir hale gelebilmiştir. Yeryüzündeki dağ ve tepe gibi coğrafi yer şekillerinin özellikle yüksek kesimlerine kurulması gereken rüzgâr ve ışık enerjisi tesislerinin kurulması aşamasında bu yüksek arazı bölgelerinin genellikle sahipsiz boş arazilerden ibaret olması, arazi mülkiyeti gibi sorunların yaşanma ihtimalini de ortadan kaldırır. Bunun yanı sıra bu iki enerji kaynağının kullanılabilmesi aşamasında kurulması gereken tesislerin verimli çalışmaları için benzer coğrafi bölgelere kurulmayı gerektiriyor olmaları, bu enerjilerin birlikte depolanmaları aşamasında çok önemli bir avantajdır. Işık ve rüzgâr enerjisi kullanımı için daha başka avantajlar da sayılabilir.
Bunca avantaj sunan bu iki enerjinin kullanımını yaygınlaştırmak, teknik insanlar için bir araştırma-geliştirme görevi teşkil etmesinin yanı sıra, devletler için de bir enerji politikası konusu oluşturmalıdır. Güneş ve rüzgâr enerjisi tekniği üzerine yapılmakta olan araştırma ve geliştirme çalışmalarının yanı sıra, tüm teknolojik araştırma, geliştirme ve benzeri çalışmalar, izlenecek devlet politikaları ile gerek maddi, gerek manevi açıdan, mutlaka olması gereken ölçüde desteklenmelidir. Kitlesel büyük çaplı enerji ihtiyaçları içinse, bölgesel güneş ve rüzgâr enerjisi santralleri, devlet aracılığıyla kurulmalı ya da kurdurulmalıdır.
Enerji dolu güzel günler dileğiyle…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




